11 Eylül’ün 20. yıl dönümünde Biden’ın dış politikası Trump’tan ne kadar farklı?

11 Eylül’ün 20. yıl dönümünde Biden’ın dış politikası Trump’tan ne kadar farklı?

T24 LogoT24 Logo
Dünya

“Ülkem Batı ittifakının liderliğine ve değerlere dayalı bir dış politikaya döndü” diyen Biden’in NATO üyelerine haber verme gereği duymadan tahliyeyi başlatması dış politikasının Trump’ın “öncelik Amerika’da” yaklaşımından ne kadar farklı olduğu sorusunu gündeme getirdi.

11 Eylül 2021 00:00

Soli Özel
Mehmet Ali Tuğtan

Bundan 20 yıl önce ABD, Pearl Harbor’dan beri kendi topraklarındaki en kanlı düşman saldırısına uğradı. Babasının oğlu olmanın ötesinde pek vasfı bulunmayan George W. Bush, ABD’nin 11 Eylül saldırılarına yanıtını, etrafını saran yeni muhafazakâr kadronun yönlendirmesiyle şekillendirdi. Bu yanıt üç unsurdan oluşuyordu: Terörle Küresel Savaş, Afganistan’ın ve Irak’ın işgali.

Terörle küresel savaş çerçevesinde ABD ve müttefikleri El Kaide ve onunla ilişkili örgütlerin çok sayıda yönetici ve militanını öldürdüler ya da yakalayarak hapse attılar. Bu süreçte istihbarat örgütleri, suikast ve işkence dahil normal koşullarda kullanamayacakları yöntemleri kullanırken, şüpheli kişilerin kanuni haklarından mahrum bırakılarak kapatıldıkları Guantanamo Hapishanesi başta olmak üzere çok sayıda yerde insan hakları faciaları yaşandı. Aslında ABD verdiği cevap ve bunu uygulayışındaki gaddarlık nedeniyle Usame bin Ladin‘in kendisi için kurduğu tuzağa da düşmüş oldu. Her ne kadar bin Ladin ve örgütü bu eylemden hayallerindeki gibi Arap Müslüman halklarının ayaklanması sonucunu alamamış olsalar da. 

Halkın terörle mücadeleye verdiği destek, Bush yönetimince sivil toplum alanının daraltılması ve özgürlüklerin güvenlik adına kısıtlanması için kullanıldı. Amerikan tarihinde ilk defa bir İç Güvenlik Bakanlığı kurulurken, ABD içinde kuşkulu faaliyetlerin takibi için çıkartılan Vatanseverlik Yasası, insanların ırk, din, dil ve siyasi görüş çerçevesinde profillenmesine ve soruşturulmasına olanak sağladı. Uzun vadede bu durum, Amerikan siyasetini zehirleyen ırksal, dini ve ideolojik kutuplaşmaları da körükledi. ABD’nin hapşırdığı bir dünyada, diğer ülkelerin nezle olmaması mümkün değildi tabii: 11 Eylül sonrasında güvenlikçi anlayış hızla yayıldı. Devletler hem ülke içinde hem de uluslararası alanda sivil topluma kaptırdıkları zeminin bir kısmını geri aldılar, toplumsal katılım imkanları kısıtlandı, güvenlikçilik özgürlük alanlarını ciddi şekilde daralttı. 

Özellikle 2008 ekonomik krizi ve ardından gelen toplumsal protesto dalgaları karşısında kitleler, “Devletin ve milletin bekasını koruyacağını” vadeden popülist ve otoriter liderlere yöneldiler. Etnik, dini ve ideolojik çatışmaların getirdiği kültür savaşları, 2000’lerin ortasında başlayan sosyal medya devrimi ile kesişince, bir zamanlar toplumsal anlayış, diyalog ve demokratik tartışma zeminini oluşturacağı umulan internet, siyasal kutuplaşma ve bilgi kirliliğinin odak noktasına dönüştü.

Her ne kadar bin Ladin’in kendisi ve örgütü bu eylemden istedikleri sonucu alamamış olsalar da, ABD verdiği cevap ve bunu uygulayışındaki gaddarlık nedeniyle Usame bin Ladin’in kendisi için kurduğu tuzağa da düşmüş oldu. Yirmi yıl sonra, El Kaide’ye barınak sağladıkları ve lideri Usame bin Ladin’i teslim etmedikleri için ABD ordusunca devrilen Taliban bugünkü Amerikan yönetimiyle müzakere ederek, yeniden iktidara geldi. ABD’nin Afganistan’a harcadığı trilyon dolar, beş paralık bir devlet yapısı kurulamadığı, Afgan ordusu kurumlaşmadığı, sistemdeki çürümeyi kimse önlemediği için bir bakıma kül olup gitti. Arkada eskisinden bile daha hasarlı bir ülke kaldı. Bu yirmi yılın en önemli kazanımlarından kadınların hayata karışması, eğitim alması, sağlık hizmetlerindeki ilerlemelerden dış dünyaya yaklaşımı farklı ama belli ki kuracağı düzen açısından ıslah olmamış Taliban yönetiminde geriye ne kalır onu da kestirmek güç.

ABD’nin yanıtının ikinci boyutu, El Kaide liderliğinin ve eğitim kamplarının Taliban yönetiminin hoşgörüsüyle barındığı Afganistan’ın işgaliydi. Bush yönetimi, Afganistan’a neredeyse küresel çapta bir destekle saldırdı. NATO, tarihinde ilk kez ittifak anlaşmasının 5. Maddesini yürürlüğe koyarken, Rusya’dan İran’a normal zamanlarda ABD ile gergin ilişkileri olan çok sayıda ülke saldırı için destek verdi. Ancak eski terörle mücadele sorumlusu Richard A. Clarke‘ın ifadesiyle Bush yönetimi, Afganistan’a Manhattan’daki polis sayısından daha az asker göndermişti.

Koalisyon güçlerinin de katılımı ile 50 bine yaklaşan toplam mevcut, ne ülkenin tamamında kontrol sağlamak, ne de Taliban ve El Kaide’yi pasifize etmek için yeterliydi. Nitekim Taliban lideri Molla Ömer ve El Kaide lideri Usame Bin Ladin kaçarken, Taliban militanlarının büyük kısmı ülkeyi kontrol eden uyuşturucu baronları ve yerel savaş ağalarının birlikleri arasına karıştılar. 1990’larda Amerikalı ve Suud meslektaşları ile birlikte Taliban’ı yaratan Pakistan istihbaratı, işgal yıllarında da Taliban’ı desteklemeye devam etti. 2011’de Bin Ladin, Pakistan’da bir askeri okulun yakınında saklandığı evde öldürülecekti.

11 Eylül bir kriminel olaydı. Bush yönetimi ve buradaki şahinler bu olayı bir stratejik meydan okuma olarak değerlendirip terörle küresel mücadeleyi de stratejik bir doktrin haline getirdiler. Terörle mücadele kisvesi altında ABD hegemonyasının daha da uzun süreceği bir yeni yapılanmanın, Orta Doğu’dan başlayarak gerçekleşmesi murat ediliyordu. Tespit yanlış, yaklaşım yanlış, teşhis yanlış olunca strateji de yanlış inşa edildi. Her ne kadar ABD gücünün sona erdiğini söylemek fazlasıyla abartılı kaçarsa da muhtemelen tarihte hiçbir hegemonik güç, eli aslında zorlanmamasına rağmen kendi gücüne, hâkimiyetine, prestijine, gücünün meşruiyetine bu kadar kısa sürede ABD’nin verdiği kadar zarar verip, bunları eritmemiştir.

ABD’nin 11 Eylül’e yanıtının üçüncü boyutu, aslında 11 Eylül saldırıları ile hiçbir ilgisi olmayan Irak’ı işgal etmekti. Yeni çıkan kitaplarda bu savaşı her ne kadar Başkan yardımcısı Cheney, Savunma Bakanı Rumsfeld, yeni muhafazakarlar da büyük bir şehvetle arzu etmiş olsalar da asıl önemli unsurun Başkan Bush’un Saddam Hüseyin‘in gitmesi gerektiğine inanması olduğuna vurgu yapılıyor. Bu kararı verdikten sonra Bush’un hiçbir detayla ilgilenmemesi, soru sormaması, yapılan işin sonuçları hakkında düşünmemesi, bilgi edinmek istememesi yaşanan fiyaskonun önemli unsurlarından biri de sayılmalı. Kısa ve başarılı konvansiyonel askeri harekatın aksine, neredeyse içeriden sabote edildiği izlenimini veren işgal yönetimi, ABD’nin saldırısının/savaşının zaten zayıf olan uluslararası meşruiyetini ortadan kaldırırken, savaşın gerekçesi olarak öne sürülen kitle imha silahları asla bulunamadı. Dahası, Orta Doğu’da devletlerin çöküşü hızlandı, mezhep savaşları alevlendi. Amerikan stratejik çıkarları açısından en büyük fiyasko ise, beki de yeni muhafazakarların asıl hedefi olan İran’daki rejimin bölgenin en güçlü ülkesi haline gelmesi, etki alanını da alabildiğince genişletmesiydi.

11 Eylül sabahı Florida’da ilkokul çocukları ile resim çektirmek üzere yola çıkan Başkan Bush, öğleden sonra Washington’a döndüğünde ne dünya ne de ülkesi eskisi gibiydi. 11 Eylül’ün yirminci yılında aynı tespit daha genel olarak ABD’nin dünyadaki konumu hakkında da yapılabilir: Biden yönetiminin her ne pahasına olursa olsun bir an önce Afganistan’dan çekilme kararının uygulamasında özellikle başlangıçta sergilenen beceriksizlik/dağınıklık/örgütsüzlük, koalisyon güçlerine yardımcı olan ve hayati tehlike altında bulunan Afganların tahliyesinin/kurtarılmasının gerçekleşmesine yönelik resmi lakaytlık ABD’nin güvenilirliği hakkında kuşkuları derinleştirdi. Verilen ricat kararının doğruluğu ya da yanlışlığından çok yapılış tarzı ABD müttefikleri açısından çarpıcıydı. “Ülkem Batı ittifakının liderliğine ve değerlere dayalı bir dış politikaya döndü” diyen Biden’in NATO üyelerine haber verme gereği duymadan tahliyeyi başlatması dış politikasının Trump’ın “öncelik Amerika’da” yaklaşımından ne kadar farklı olduğu sorusunu gündeme getirdi. 

Bu arada 2001’de Taliban ve El Kaide’yi imha etmek için ABD’nin işgal ettiği Afganistan’ın geçen hafta açıklanan hükûmetinin Başbakanı, BM’nin kara listesindeki Molla Muhammed Hassan Akhund. İçişleri Bakanı Sirajuddin Hakkani ise ABD vatandaşlarının öldüğü saldırılardaki sorumluluğu nedeniyle FBI’ın arananlar listesinde. Son Amerikan askerlerinin çekildiği sıralarda Üsame Bin Ladin’in sağ kolu Amin Ül Hak memleketi Afganistan’a taraftarlarının sevinç gösterileri arasında geri dönüyordu. 

Orta Doğu’da geniş bir koalisyon tarafından pasifize edilen IŞİD’in Horasan kolu ise Kabil Havalimanı’na yaptığı bombalı saldırı ile çekilen Amerikan kuvvetlerine son kayıplarını verdiriyordu. Bir zamanlar ABD’nin müttefiki olan Kuzey İttifakından ve aradan geçen yirmi yılda ABD tarafından eğitilip donatılan Afgan özel kuvvetlerinden arda kalanlar, Pençşir Vadisi’nde kıstırılmış durumda. Pakistan’ın eli, geçen hafta Kabil’i ziyaret eden ISI Genel Direktörü Faiz Hamed‘in şahsında artık açıkça Taliban’ın üzerinde. ABD’nin çevrelemeyi planladığı Çin ise, Taliban hükûmeti ile çalışabileceğini belirtiyor. Rusya, kendi yakın coğrafyasındaki, kendisine tabi olmalarını istediği ülkelerdeki Amerikan üslerinden kurtuldu buralardaki hâkimiyetini tekrar kurdu. 

20 yılda gerçekten çok şey değişti.

T24 Logo

© Tüm hakları saklıdır.

Kategoriler

Casino oyunları</a

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir